25 11 2008

HALİFE ÖMER SONRASI PÜRİTENLEŞME TEMAYÜLÜ ADALETİN YERİNİ FEODAL

<!-- /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:""; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 {size:612.0pt 792.0pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} -->

 

Püritenleşme dediğimiz olgu, Cennete gitmeyle zenginlik arasında doğru orantı kuran zihniyeti anlatmak için kullanılmıştır. Bu düşünce hangi millette yer etmişse, zenginleşme her açıdan fitne yapılmıştır. Ekonomik açıdan fitne olmuştur. :Çünkü kalkınmanın başka yolu yokmuş gibi, “ferdi kodamanlaştır ki, o da topluma faydalı olsun” yalan ve fitnesi liberalizmi meşrulaştırmıştır. Zengin ol ki, çok hayır hasenat yaparsın ve cennet gidersin nifakı hak din ve onun zühd, vera ve takva dinini helak etmek müfsitliği tesis edilmiştir. İşte bizim Püriten mezhep veya tarikatıyla anlatmak istediğimiz budur. Halife Ömer zamanında hızlanan fetihlerin getirdiği şahsi zenginlik, onun ardından patlayıvermiştir. Aşağıda halifeler tarihinden yapacağımız alıntı da bireysel zenginliği istenen bir değer yapmak için püritence ifade edilişi bir alıntıyla verelim. İşte Ömer Rahmetullah, Fatiha suresinde ki gazabın, Liberalist sistemden doğduğunu çok iyi bilenlerdendi. Eser Yazarı, Halife Osman hakkında şöyle bilgi verir.

“Hz. Osman zenginlerden idi. Halifenin Ticaretle zengin olup, Dünya ve Ahiret saadetinin bir arada olmasından bir sakınca görmezdi. Çünkü ticaret helaldir… Zenginlik bir kusur değildir. Şükreden zenginler sabredenlere karşılıktır.Davut ve Süleyman‘nın halleri buna delildir.Allah yolunda olanlardan iki yola da girenler vardır.

        Ashabın fakirlerinden bazıları, -Zenginler bizim gibi ibadet ettikten başka iyilik yolunda bol bol harcamalarda bulunup fazla sevap kazanıp yüksek derecelere çıktılar-diye şükreden zenginlerin hallerine imrenirlerdi.” 

Burada bir saptama yapmayı sonraya bırakmakla birlikte şu kadarını belirtelim ki, maalesef, feodalist ve liberalist sosyo ekonomi politiğini oluşturan bu yanlış yargı,  hem din tarihini savaş ve işgale yöneltmiştir. Ümmete değil, sadece Resul’e helal olan ganimet (kolay kazanç), onun ölümünden sonra da ümmete helal kılınması, yozlaşmasını getirmiştir. Dediğimiz gibi, hazıra el koyarak üretim ve teknolojinin gelişmesinin önünde bir engel oluşturması nedeni ile de,  hem modernizmin, kapitalizmin tuzağına kolay düşmemize, hem de geri kalıp sömürgeleşmemizin başlıca sebeplerindendir. Çünkü son üç yüz yıldır, ağalıktan ümit kestiğimiz için, zaman zaman bir ağaya yaslanmak için yanaşma olacak devletler aramamız, bu zenginlik tutkusundandır. Dinin halkçılık yönü ihmal edilmeyip keskinleştirilse idi, Emperyalizm böyle yayılabilir mi idi? Resul-Nebi ve zahidlerin kişisel ve sınıfsal zenginliği yeren çokça öğütleri vardır. Malın şükrü ise zaten zengin olmayı imkânsız kılar(bkz. Nahl–71). Bu ayete uyduğunuz da zenginlik anlık ve saatliktir. Derhal itidalin üzerindeki artmayı başkalarının ve devletin masraflarını karşılamak üzere(İnfak budur) vererek aşağıya inilir ve aşağıdakiler de kendi yanlarına çekilerek eşitlik sağlanır.

BOLLUK İÇİNDE VERMEK DEĞERSİZDİR. ALAN KADAR HAYRI VAR.

3345. [5:405, Hadîs No: 7764}

Enes'den (r.a.)  Rivâyetle:

“Bolluk anında veren kişi, muhtaçken yardımı kabul eden kişiden daha büyük mükâfat kazanıyor değildir.(Suyuti-Camius sağır)

Her hak din mensubu bilir ki, sevap kazandıracak verme kendisi ihtiyaç içindeyken vermektir. Zenginken vermek size verdiğiniz miktarda elinizde tuttuğunuz ateş miktarını azaltır. Verdiğiniz oranda cehennemden kurtulursunuz. Mükâfat başka şeydir. O ancak zenginleşmeyi beklemeden verenleredir. Zenginin günahından, verdiği oranda düşülür. Ama bir mükâfat yoktur. Mükâfat ancak Haşr–9 ayeti benimseyerek “Tenasur”(Karşılıklı yardımlaşma) sosyo ekonomi politiğinde vardır. Bu sistemler antifeodalist ve antiliberalist sistemlerdir. Yani makbul olan ve mükâfat getiren verme türü maişetle devlete çalışanın bedelini almayıp sebile terkettiği artık değerini kamuya bırakmak türüdür. Birkaç hadis daha verelim ki, öyle yüzde iki buçuk vermek şükür değildir. Nimete şükür olacak kadar vermek Nahl–71 ayette kesin ve açık bir şekilde tanımlanmıştır. O öyle bir bol ve anında vermedir ki, ne kadar yukarda olanlar varsa onları bir anda aşağıya çeken, alanları da yukarı fırlatan ve alanın ve verenin orta yerde eşitlenmesidir. Bunun dışında bir şükür türü batıl dinlerde olsa da hak dinde yoktur. Olsa idi Kuran Nahl-71 ayeti değil, onu ayet yapardı.

AZDAN DA VERMEK, KENDİ ALEYHİNEDE OLSA ADİL DAVRANMAK İMANDANDIR.

1852. [3:295, Hadîs No: 3441]

Ammar bin Yâsir (r.a.) rivayet ediyor:

“Şu üç şey imandandır: Azdan (da) vermek, tanıdığı tanımadığı her Müslüman’a selâm vermek, kendi aleyhine de olsa âdil davranmak.”(Suyuti-Camius sağır)

BU ENSARİYET VE İSARDIR. SOSYALİST BİR TOPLUMDA OLUR

2108. [3:481, Hadîs No: 4043]

îbni Ömer'den (r.a.) rivayetle:

“İnsanların en hayırlısı gücünün yettiği kadar veren fakir mü'min dir.”(Suyuti-Camius sağır)

 MALIN DEĞERLİSİNİ VERMEK…

2793. [4:411, Hadîs No: 5797]

Muaz'dan (r.a.) rivayetle:

“Cihad iki türlüdür: Allah'ın rızasını arayarak, idarecisine itaat ederek, malının değerlisini vererek ortağına karşı müsamahakâr davranarak yeryüzünde Fesad çıkarmaktan sakınarak cihad eden ki­şinin uykusu, -uyanıklığı hep mükâfattır. Övünmek, gösteriş, duysun­lar diye idarecisine karşı gelerek ve yeryüzünde Fesad çıkararak ciha­da çıkan kişi Kıyamet günü kendisine fayda verecek hiçbir sevap elde edemez.”(Suyuti-Camius sağır)

Demek ki varlıkta şükür, refaha şükür değildir, Nahl–71 ayet gereğince insanlardan olan fark ve fazlalığı tıraş ederek eşitliği devamlı hale getirmektir. Gerekçe olarak sunulan; “Varlıkta şükür yoklukta sabır” tövbe süresinin 107 ve 108. ayetlerinin açıklamasında “Dırar”  mescidi (secde yani boyun eğme) şeklinin tartışıldığı bir ortamda, Resulullah’ın Ensar’a hitabından (Bir hadis olarak tefsire yazılmıştır) alınmış olduğu zannetmekteyim.  Ama bundan “Ensar” nitelendirmesiyle Hıristiyanların mı, yoksa Medinelilerin mi kast edildiği açık olmamakla birlikte, asıl mesele malın şükrü, onun dağıtılmasıdır. Hiçbir Mele bundan kendisine pay çıkarmasın. Yani dağıtılarak, herkesin ihtiyacından fazlasını vererek eşit olması, ihtiyacını karşılayamayanlarında ihtiyaçlarını karşılar duruma getirilmesidir. Aksine hareket ise Nimete nankörlüktür.(Eşitleşme konusunda Nahl süresi 71 ve 72 ayetlere bak).

Hala zenginler bulunduğuna göre, demek ki,  onların ister zekat, isten bağış adı altında verdikleri ihtiyaç fazlasının çok altında bulunmuş ki, halen zengin kalabilmişler. Kaldı ki, Tövbe suresinde Muttakilerin secde biçimi ( Sosyo ekonomi politiği) Aynı surenin bir sonraki 108. ayetinde açıklanmıştır ki, 107 ayette bahsi geçen ubudiyet biçiminin yanlış olduğunu belirtmekle kalınmadığını, yapılması gerekenin Mescid El haram üzere yaşam olduğunu belirtmiştir sure. Ama ne yazık ki, ilk yarım yüzyıldan sonra ubudiyet, tövbe suresi 107 ayet istikametinde devan edip gelmiştir.

Bu ise, gereği gibi şükür etmeyiş, belki de nimete nankörlük olarak bile değerlendirilebilir. Zaten Ankebut suresinin önceki ciltte incelediğimiz ayetleri buna nimete nankörlük demektedir. En azından, Kuran endazesine vurulduğunda durum budur. Bu meseleyi de Kuranda ki diğer ayetlerle sonradan değerlendireceğiz. Yine Ahmet Cevdet paşa eserine dönersek; halife Ömer’in bu görüşe katılmadığı gün gibi ortadadır. Daha önceki halife Ebu Bekir’in de katılmadığı ve en son Halife Ali’nin de katılmadığı, hem uygulamalarından, hem fikirlerinden anlaşılmaktadır. Yazarda zaten şu karşılaştırmayı yapıyor. Şöyle diyor:

“Ama Hz. Ömer’e göre, Halifenin bakışını sırf Ahiret tarafına çevirerek, yalnız milletin işlerini düşünmesi ve hazineden alacağı “Yetecek Kadar” Maaşla Geçinmesi,  o zamanki durumun bir gereği olarak görünüyordu. Bu ise rey ve içtihatça farklı bir görüşten başka bir şey değildi.”

Buradan, Ömer’in(r.a) vera ve takvaya ilişkin azimetten yana görüşünü anlıyoruz. Bu aynı zamanda Farz ve vacip kavramının gerçek anlamıdır. Farz ve vacip kavramlarına Istılahı anlamları yüklenmeden önce anlamı bu idi. Yetecek kadar (İtidal ve kavam) maişet karşılığın da amme nam ve hesabına çalışmak. Bu konu ayrıca Farz ve Vacip başlığı altında incelenecektir. Bunun yanında, ruhsat ve ehveni şer telakkilerine göre hareket eden ve yine açık ilke ve hükümlerin önüne, rey ve içtihatlarını geçirenlerin bir yanılgısına şahit oluyoruz. Yani geçmişte gelir azdı, Ömer bunu ekonomik sebepler den dolayı yapıyordu, şimdi ise zenginleştik, buna gerek yoktur, mantığına dayanır ki, ayet üzerinde Tedebbür etmekten kaçmanın tipik bir mantığıdır. Hâlbuki durum açıktır. Söz konusu milli gelirin az veya çokluğu değil fitnedir. Fitne ise, başkalarının ağzının suyunu akıtacak ve imrendirecek her türlü fazlalıktır. Bundan başka Ömer zamanında gelirlerin çok arttığı da zaten yukarıda belirtilmektedir. Ömer rahmetullah bu durumda dahi israftan, lüksten, ihtişamdan kaçınmaktadır.

 

Aksine yorum,  en azından Bakara süresinin 219/2. ayeti ile taban tabana zıttır. Orada İhtiyaç fazlasının infakını, yani olmayanlara harcanmasını söylerken, ayetin iç tutarlı mantığında “içki ve Kumar”dan bahseden ayetin giriş kısmından, birden alakasız bir konuya geçmiş gibi tema vardır. Yani müfessirler böyle bir yanlış anlam çıkartmışlardır. Oysa kumar olarak çevrisi yapılan kavramın “Meysere ” fiili ile ilintilidir. Eyser kökünden gelen bu kavram; kolaylık ve zenginlik anlamına gelir. Zaten kumar bir kolay kazanç olduğu için böyle isimlendirilmesi de gayet doğaldır. Fey ve ganimet niteliğindeki kazançlar bu guruba girer. Yani teknolojinin getirdiği ticaretin kar amaçlısının niteliği de böyledir. Demek ki hak din, kâr ticaretini de fabrika işletmeciliğini de yasaklamaz. Ama Bakara süresi 219/2’deki şarta uymak şartıyla. O şart ise gayet açıktır. Kârınız kaç trilyon olursa olsun, içinden sadece; kendinizin ve bakmakla yükümlü olduğunuz iyalinizin geçimliğini ayırıp, artanın hepsinin gününde ve anında ihtiyaç sahipleri arasında dağıtması veya dağıtılmak üzere Beyt El Male iadesi ve sermayeye eklememesi şartı ile serbesttir. Bunu da hiçbir tamahkâr yapmaz. Ama böyle bir şart onu zorunlu olarak kollektif üretime razı olmaya zorlar.

Ama böyle bir “babayiğit”  zor çıkacağından, müminler topluluğunun zayıf kalmaması için de kolektif üretim,  bizden önceki muttaki insanların manastır-havra üretim tarzını uygulamaya koymaları ile çözümlenmiştir. Demek ki, bu üretim tarzı hem insanı temizleyen(peşin zekât) niteliği, hem de inananları ve mümin toplumu ortadan kaldırmak için fırsat bekleyen zalimlerin karşısında güçsüz kılmamak için bulunmuş bir yoldur ki, Mülkle birey arasına perde olup, hem bireyin kirlenmemesi, hem de başkaları için fitne oluşmaması için çifte garantidir. Hem de toplumsal güç kollektif üretimle diri tutulur. Düşmanlar onu alt edemezler(Enfal suresi 60).Yoksa sınırlama yanlış anlaşılarak devleti de zayıflatan pasifizme yönelirlerdi. Kollektivizm bunun için getirilmiştir. İtidal üzere millet, güçlü devlet ilkesi ile sorun bilimsel olarak çözülmüştür.

Onu haddinden fazla kişisel mülkün zararlarından(fitne) korumak için çok Akıllı vera sahiplerinin bulup uyguladıkları yoldur. Açık ayet bile olmasa idi muttakiler, kollektivizmi icat ederlerdi. Çünkü bu sebil yolu, insan haklarından kaçınıp, Ahirete tertemiz gitmenin en sağlam ve tek yoludur. Salât-Salavat kavramı zaten bunu ve duayı anlatan iki anlamlı bir kavramdır.

        İşte Kuran da (Vakıa suresinde) insanlar üç kısma ayrılırken, bu en kıymetli kesim olan “Ashabü’l yemin” diye nitelendirilen ve “eski ümmetlerden daha çok” dinilen kesim bunlardır. Bunlar sağdakiler diye nitelendirilir ki, zamanımız feodalist-liberalist sağcılığı ile hiç alakası yoktur. Hatta çoğu kez “Eyser” yani kolaylık, zenginlik, kolay kazanç anlamına gelen liberalist yaşamı, kârlı ticaretleri çok sevdiklerinden,  onlara soldakiler (Ashab El Meşeme, uğursuz ve meymenetsiz kalantorlar) denilmesi daha uygundur. Tabi ki Ashabü’l Meşe’me demiyoruz onlara. Buna gerek de yoktur. Kendileri vakıa süresinin 41- 45. ayetini okurlarsa, komprador burjuvayı savunmanın sağda değil, uğursuz anlamında ki solda olduklarını göreceklerdir. Bunlar zenginlikle şımarmış semirmiş insanlardır. Yani kapitalist sağdır zamanımızda ki ismi.

         Meysere demek istiyoruz. Yani kolay yoldan zengin (Mütref)olmayı ve zenginliği seven anlamında soldakiler diyoruz. Bir başka kolaylık vardır ki o Muhsinliktir. Ahireti kazanmakta kolaylık. O da “Yüsr kökünden türetilen ( El Yesiru; Az şey, kolay şey, hakir) Karz ı haseneyi çok yapan solculardır ki,(Ekonomik sol, sosyalizm, kollektivizm) onlar vera takva kollektivizmi ile harama hiç bulaşmadan, mülk fitnesine düşmeden kendilerini korumanın “kolay yolunu” tercih ettikleri için, solculukları Sosyalizm taraftarlığıdır ki, iste asıl Ashab el Yemin bunlardır. Yani zamanımızın inançlı sosyalistleri Eshab el yemindir. İmanla sosyalizmi bağdaştıranlardır. Eshab El Meymene (Meymenetliler) de bunlardır. Çünkü Adalet yapar ve başkalarının durumuna acır ve üzülürler. Böylece hem adalet ve rahmet ehli olduklarını eylemleriyle ortaya koyarlar. Kapitalizmi savunan Avrupa emperyalizminin kastettiği sağcılar değil, Kuran’daki Ashab el yemin. Modernizim-kapitalizm kavramları tersine çevirmiştir. Onları baş aşağı etmiştir. Meyser, Eyser, yüsr girift kavramlarını böylece açıkladıktan sonra,  “Hamr” kavramına gelindiğinde; İçki bu kavramdan türetilmiştir. Ama kavramın öz anlamı “örtmek, kapamaktır” içkide bilinci kapadığından bu isimle isimlendirilmiştir. Bunun için kavramın anlamı bildiğimiz içkiden çok büyük ve geniştir. Şuuru kapatan her fitne insan için hamr etkisi yapar. Ama Bakara–219/1 ayetteki içki anlamı yanında yine kumar da olduğu gibi ayet en çok uyan birinci derecedeki anlamı, bilincin örtülüp perdelenmesidir. Bununla iki anlamından birisini inkâr eder değiliz. Ama Bakara 219. ayette ki anlamı, cümlenin bütünlüğü ve hedefin iffet gösterilmesi göz önünde tutulursa böyledir. Yine zenginliğin de anlamı malın mülkiyet hakkı ve biriktirip servet sermaye yapılması ile İnfak vazifesinin perdelenmesidir.

        Yine kumarla ilintili algılarsak, insanın zenginlik ve kolay kazançla şuurunun karma karışık olup, Mülk şehvetinin sağlıklı düşünmeyi örten bir perde olması ve bundan kurtulmak ve kötülükten, kirden arınmak için, bunun yeterini kendisi ve ailesi için alıkoyup, fazlasını sermayeye de eklemeden, derhal dağıtılması tavsiye edilmektedir. Yani burada ki sarhoşluk refahın sarhoşluğudur. Mülkleştikçe mesruru olmak çok haz duymaktır anlatılar. Bu ise, zamanımızda sermayeye duyulan ihtiyaç ve rakip ve düşmanların şirket evlilikleriyle sermayelerini devleştirirken, her gün biraz daha yetersiz kaldığı gerçeği karşısında, emperyalist sermayedarlar karşısında ayakta kalması mümkün bulunmadığından, bu şartı yerine getirecek babayiğitler çıksa da işe yaramaz. Yani ayete asi olup, artı değerin sermayeye eklenmesi bile kapitalist sistemde yeterli olmaz. Yani Kapitalizm daha çok sermayeler ister. Öyle ise bu yol çıkmaz yoldur. Hem faizi zorunlu hale getirir, hem insanları finans kapitale(Dacc-Al) mecbur kılar ve hem de sık sık krizlere girer.

En iyisi, ulusal sermayenin zalimlerle baş edebilecek düzeye getirilmesi, hem de infak emrinin eksiksiz yerine getirilmesini birlikte sağlamak için, toplumun ortak sermayesi olan devlet hazinesinin arkasında olduğu (Beyt-ül Mal) ın büyük bir güçle üretime yöneltilmesi tek çare gibi görünmektedir. Muttakiler kollektivizmi ve hayırda yarışma da budur.

Halkçılık ve devletçilik yoksa demokrasi yoktur. Bu ise aristokrasinin bütün kurum ve kuruluşları ile tasfiye edilip, Mülkün tüm unsurları ile milletin olması demektir. Eski ümmetlerden bir kısmının bu üstün derece kollektivist muttakiler çoğunluk olduğunu, sonraki ümmetlerden çok azının buna itibar edeceği ise, hem Vakıa suresinin açık hükmü ve hem de Resulullah’ın haberlerinde vardır. Ömer Rahmetullahın haber verdiği gibi. Çünkü Allah kendisine inanan müminlerin ayaklar altında ezilmesine razı olmaz. Bireysel zenginliği yasaklarken, toplumun cılız kalmaması için devletçiliği, sosyalizmi, kollektivizmi seçen şuurlu müslümanlar Bakara–219/2 ayetinin kapitalizm üretim tarzını(Karın sermayeye eklenerek kazanmanın devam etmesi) imkânsız kılması karşısında bütün girişimlerin cılız kalmaması gerekir. Bunun için ve Enfal–60 ayet gereğince “kamuca güçlü olmak” emrinin yerine getirmeleri için sosyalizm ve kollektivizm hayırda yarışan eski ümmetlerin uyguladıkları salah yoludur. İşte Resulullah sonrası düşülen ihtilafta yapılan yanlış tercih Bakara–219/2 ayetine ve Nahl–71 ayetine(Nimete bihakkın şükür) açıkça karşı çıkılarak ferdiyetçilik bencillik ver cimriliğini hak dine yamamaktır.

Makale–29 Dostlara selam…

52
0
0
Yorum Yaz