03 10 2007

HADİSTE; TESETTÜRLÜ OLDUKLARI HALDE CEHENNEME GİDEN VE BAŞLARI D

 

                Daha önceki makalemizde sözünü ettiğimiz hadisin basit mealini ve sonra, bu hadis hakkında bilginlerin söylediklerini otaya koyalım, biraz da kavram analizi yapıp sentezleyelim, ortaya çıkan fotoğrafa göre bir değerlendirme yaparız. Öyle ya, tesettüre büründükleri halde cennete gidemeyen, aksine cehenneme giden bu kadın taifesinin durumu gerçekten çok elim ve vahimdir. Biz objektif olarak hadisi verelim, kadınlar arkadaşlarına sorsunlar, biz bu tanımlanan taifeye benziyormuyuz diye. Arkadaşları da yandan onlara baskınlarda, onlara görünümleri hakkında karar versinler. Veya yandan baş ve boyunlarının görümünün resmi çektirerek kendileri baksınlar. Kabahat kürk olsa kimse üzerine almaz. Ama gerçek Müslüman söylenen ve tanımlanan her kötü şeyi kendisine yorar, tanımlanan iyi şeyleri de başkasına yorandır. Kibirliler asla böyle yapmaz bunun tersini yaparlar. Kötü tanımları hep başkasına, iyi tanımları kendilerine yorarlar. Mümine kardeşlerimiz bundan kurtulup hakiki iman sahipleri gibi burada tanımlananları kedilerine yormakta dini bir ilkeyi yerine getirmiş olurlar. Biz şimdi bu hadisi ve onun yorumunu yapanların özet görüşlerini verelim ve kendi görüşümüzü açıklayarak tefekkür edeceklere sunduk. İkiyüzlü kesim kadınların hissilik zaafını öyle tahrik edip türbanı tutku haline getirdiler ki, tâğutu hakem yapanlar hiçbir ümmette rast gelinmeyen iki büyük şeriat ihlali yaptığı halde türbanlı kesim bunlara karşı hiçbir tepki göstermediler. Bunlardan birisi adam öldürmede ilk sırada zikrediler şey öldürenin öldürülmesiyken, bunun dışındaki iki alternatifin ise, maktulün yakınlarının rızası şartına bağlı olmasına rağmen, adam öldürmeye kısas hakkı getiren şeriat hükmü ikiyüzlüler tarafından kaldırıldığı halde bu kadınlar seslerini çıkartmamışlardır. Yine bütün sema’ı dinlerde zina suç sayılıp azından çoğundan cezalar şeriat olarak düzenlendiği halde, tarihte kimsenin cesaret edemediği zinayı suç olmaktan çıkarma büyük günahına ve  şeriat ihlali yapmalarına rağmen bu kesime türbanlı kadınlar hiç itiraz etmemişlerdir. Şimdi böylelerine Allah niçin merhamet etsin? Nimete küfran içinde bulunan kapitalist(Nimete nankör) bir taifeye maddi çıkarları için müsamaha edenlerin cennete gitmeleri şüpheli olduğu için bu hadiste tanımlananların günümüz türbanı tutku haline getirip hislerini şeraitin önüne geçirenler olduğu yolundaki sanımı hüküm haline getirmiştir. Yine başörtüsü tevazu ve vera gereği olmasına rağmen, ipek ve kıymetli(Pahalı) dokumalardan ve çekici renklerden seçilmesi kibri bırakmadıklarının göstergesidir. Nimete nankörlükleri de yukarda anlatılmıştı. Zenginlik, lüks ve ihtişama düşkün olmaları başörtülerini adeta bunu tamamlayan aksesuar gibi kullandıklarına bakarak yargılamak mümkündür.  

Şimdi Kütüb-i Sitte eserinden bu hadisi verelim.

35. (5969)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor:  "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Ömrün biraz uzarsa ellerinde sığır kuyruğu gibi birşeyler taşıyan birtakım insanları çok geçmeden göreceksin. Onlar Allah'ın gadabına uğrayarak sabaha ererler, Allah'ın  nefretine uğrayarak akşama ererler."

Resulullah bir başka rivayette de: "Ateş ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim: Yanlarında sığır kuyruğu gibi birşeyler taşıyıp onu insanlara vuran insanlar; giyinmiş çıplak kadınlar ki bunlar Allah'a taatten dışarı çıkmışlardır. Bunlar, başkalarını da baştan çıkarırlar. Başları deve hörgücü  gibidir. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun, kokusunu dahi almazlar. Halbuki onun kokusu şu şu kadar uzak mesafeden duyulur" buyurdular." [Müslim, Cennet  53, (2857), 52, (2128).]

AÇIKLAMA: 

1- Teysir iki ayrı rivayeti birleştirerek tek bir  rivayet gibi sunmuştur. Biz iki paragraf şeklinde ayırdık. Her iki hadisi de Ebu Hureyre rivayet etmiş olmakla birlikte Müslim, bunları kitabına ayrı ayrı almıştır. Hatta, ikinci paragrafta yer alan rivayet  Kitabu'l-Cennet'te daha önce yani 52 numarada kaydediliyor, birinci paragraftaki hadis ise daha sonra  yani 53 numarada kaydediliyor. Dahası, bu hadis, Müslim'in az sayıdaki mükerrerlerinden biridir, daha önce Kitabu'l-Libas'ta 2128 müteselsil numara ile 125. hadis olarak kaydedilmiştir.

2- Alimlerimiz bu hadisleri, Resulullah'ın gaybtan haber verme nevine giren mucizelerinden olarak değerlendirmişlerdir. Çünkü hadislerde zikri geçen ihbarlar az bir zaman sonra vukua gelmeye başlamıştır.

Sığır kuyruğuna benzeyen şey,  zabıta  memurlarının kamçıları ile yorumlanmıştır. Resulullah'tan bir müddet sonra, bilhassa Emeviler devrinde halka zulmeden  idareciler eksik olmamıştır. Mesele çoğu durumda "kamçılama seviyesi"nde kalmayıp idama kadar ulaşmıştır. İmam Malik, Ahmed İbnu Hanbel, İmam Âzam gibi nice büyükler bile bu zulümlerden nasiplerini almışlardır. Resulullah halka zulmeden insanların akşam ve sabah Allah'ın hışım, gadab ve nefretlerine maruz kaldıklarını belirterek onların davranışlarını tel'in ediyor.

3- Kâsiyat "giyinmiş kadınlar" demektir, âriyat da "çıplak kadınlar"  demektir. Kadın, hadiste iki zıt vasıfla tavsif edilmektedir: "Giyinmiş fakat çıplak kadın." Alimler, bunu farklı yorumlara tabi tutarlar:

* Bazıları kâsiyatı, Allah'ın nimetine  bürünmüş fakat şükür yönüyle çıplak yani nimetlerin şükrünü eda etmeyen kadınlar diye yorumlamıştır.

* Bir kısmı: Kadın kadınlık yönünü ortaya koymak, dikkatleri çekmek için, vücudunun bir kısmını örttüğü halde,  diğer bir kısmını açar diye yorumlamıştır.

* Bir kısmı da bedenini gösteren şeffaf elbiseler giyenler kastedilmiş demiştir.

Bu açıklamaların hepsi doğrudur. İslamî tesettüre aykırı olan bütün giyimler bu hadiste ifade edilmiş durumdadır. İslamî tesettür sadece "giyinmek" aramaz, giyinmenin tarzını da ister.

* Belirlenen hududu örtecek büyüklükte olmalıdır; el, ayak ve yüz hariç bütün beden örtülmelidir.

* Vücut hatlarını gösterecek darlıkta olmamalıdır. Çok dar giyinen "giyinmiş çıplak" hükmündedir. Batı menşeli modaları takip edenler bu hallere düşmektedirler.

* Elbise bedeni göstermemelidir. Çok ince naylon ve şeffaf elbise giyenler de giyinmiş çıplak durumundadır.

* Hadislerde yasaklanan bir başka kıyafet şöhret elbisesidir. Yani dikkatleri üzerine çekmek gayesini güden kıyafetler. İslam elbiseyi örtünmek için emrettiği halde günümüzde birçok çevreler elbiseyi örtünmeden çok dikkatleri üzerine çekme vasıtası olarak kullanıyorlar. Şu halde bu nev'e giren giyimler de giyinmiş çıplak manasına dahildir.

4- Mâilat: Lügat olarak eğilen, meyleden kadın demektir. Alimler umumiyetle Allah'ın gösterdiği istikametten ayrılan, yanlış istikametlere meyleden diye anlamışlardır. Bazı alimler de bu tabirle sağını solunu oynatarak, kırıtarak yürüyenlerin kastedildiğini söylemiştir. Mümilat da: Başkasını baştan çıkaran, başkasına salınarak yürümeyi öğreten kadın manasına gelir.

5- Başlarını deve hörgücü  gibi yapacak  kadınlar tabiri bilhassa günümüzün kadınlarını tasvir ediyor gibidir.Kadınlar, değişik saç modaları uygulayarak saçlarını muhtelif şekillerde bağlayarak tepelerinde hotos denen çıkıntılar teşkil etmektedirler. Mü'min kadınlar, gerek giyecekte ve gerekse baş tuvaletinde bu hadislerin tehdidini dikkatle gözönüne alıp cennetin kokusundan bile mahrum kalmaktan korkmalıdırlar.

                Kanaatimiz:

                Hadis şerhi yazan Prof. İbrahim Canan’ın yukarıdaki görüş sahiplerine katıldığı gibi bizde katılıyoruz. Ancak  bazı kavramsal açıklamalar yapmamız ve konumuz olan türban ve diğer baş bağlama usulleriyle ilişkisini kurmaya, tahminlerimizi açıklamaya çalışalım. Çünkü, gerek uzun saç bırakarak ve bunları başın yukarısında toplayıp üzerine turban geçirilmesi, gerekse arkaya toplayıp çıkını yapılması ve hımarın, türbanda olduğu gibi boyun kısmını sıkarak başın örtü altında toplanan kısmını daha belirgin haline getirip adeta altını çizmek gibi düşünerek yorum yapalım. Daha önce pahalı dokumalardan türban edinmenin ve siyah beyaz veya kahve rengi gibi dikkat çekmeyen renklerden ve motifsiz olması gerektiğine değinmiştik. Bu bölümde ipek başörtüsü veya giysinin kadına helal olduğu yolundaki yorumların zorlalı yorum olduğunu, altının kadına helal erkeğe haram yorumlarının da zorlamalı olduğunu düşünmekteyim. Eğer İnsanlara ipek ancak cennette vaadedilmişse kadında erkekte Sabırlı olmalıdır. Yine ipek, ipek böceklerinden milyonlarcasının gelişmesini tamamlamak için ördükleri kozadan çıkmadan katliam gibi öldürülmesiyle elde edilir. Hayvanlar insanlara rızık olarak yaratılmışlarsa da,İnsan bütün mahlukata hayırlı olmalıdır. Merhamet tüm mahlukata karşı gereklidir. Bir koylundan yün alan insan böyle bir katliam yapmaz. Yine eti için kestiği büyükbaş hayvanın derisini kullanmak israfta kaçınmak için gereklidir. Ama bir metrekare ipek dokuma için öldürülen ipek böceği kurtçuklarını katletmek çok daha başka şeydir. İnsan ve hayvana karşı merhametli olması gereken insanın en az zayiatla ihtiyacı karşılaması gerekir. Mesela sadece ciğerini yeyip gerisini atmak için bir hayvanın kesilesi merhametsizliktir.Harama yakın mekruhtur.

                Birkaç tanesinin ancak bir insanı doyuracağı serçeyi avlamak kerih bir şeydir. Onun yerine birkaç kişi doyuracak yaban kazının avlanması efdaldır. Yine kazdan daha efdalı, on kişiyi doyuracak bir dağ keçisinin avlanmasıdır.Veya bir aileye bir ay yetecek bir büyükbaş hayvanın, mesela geyiğin avlanması ondan da efdaldır. İslam olarak doğru yolu seçmiş insan bu ince hesapları yapmak zorundadır. Hiçte zorunlu ihtiyaçlardan olmayan İpek giymek için yüzlerce, hatta binlerce hayvanı koza içinde haşlayıp öldürmekte bir zorunluluk yoktur. İnsan başka giysilerde giyebilir. İşte ipek bütün bu olumsuzlukları içinde taşıyan bir giysi edinme yoludur. Lükstür,şöhret giysisidir. Yine palı olduğu için israftır.Yine şöhret elbisesi olduğu için harama yakın mekruhtur diye düşünmekteyim. Bazı renklerde dince haram edilmiş veya kerih görülmüştür. Bazı renklerin vücut kimyası açısından olumsuzluk içerdiği için dini yasak kapsamına alındığı gibi, ipek ham maddesinin ve kimyasal zincirinin insan için faydalı ışınların vücuda girmesine mani olmadığını kim bilebilir. Birçok dini anlayışta ipek yasaksa, kadına da erkeğe de aynı sebeplerden dolayı yasaktır. Mütedeyyin kimse ince eleyip sık dokumak zorundadır. Bütün bu sakıncalarına rağmen şöhret elbisesi giymekte niçin ısrar edilir. İpek giyenler giyinik çıplaklar niçin olmasın. Hadiste hem başın boğazın sıkılarak ve üstelik saçın topuzlarla kabartılması suretiyle dikkat çeker hale getirilmesi, hem pahalı dokumadan yapılan ipekle kapatılması erkeğin hayalde soymasına çok elverişlidir. Sora bu tür bir kıyafet dikkatleri çektiğinden örtünmek değil, onun ötesinde teşhir niteliğindedir. Çünkü genelden sayılmayan her ayrıcalık fitneye daha yakındır. Nasıl saçı kısa kesilmiş ve saçı açık bir kadının dikkat çekme oranı, toplumda az bulunan saçını kökünden kazıtmış kadının dikkat çekme oranından çok düşükse, başını dikkat çekecek şekilde ve bir modaya uyarak kapatan kadının dikkat çekme oranı da, saçını kısa geçip, sadece taramakla yetinen kabartıp perma yapmayan kadının fitne olması  daha düşüktür. Çünkü umumi görüntüye aykırı olan her şeyin altı çizilmiş ve ilgiye davet niteliğindedir.

Bunun içinde, hadiste geçen “kamçıyla vurmak” kısmını bir tarafa bırakıp, sadece başlarını örttükleri halde saçlarını hotos gibi yapanlarla, türbanlıların uzun saçlarını yukarda veya arkada topuz yaparak verdikleri görünüm esas alınarak bu örtünmenin takva ve tevazua ne kadar uyduğunu, dikkatlerden kaçmak ve güzelliği ve zenginliği teşhir etmemek ilkesine aykırı bulunup bulunmadığı inceleyeceğiz. Sonra da, üryan kelimesini nimete nankörlük olarak yorumlayan bilginlerin haklılık payları açısından bir analiz yapacağız. Bu kadınlarda bir tembellik var mı? Hazırdan mı geçiniyorlar. İş kadınlarıysa,kazançlarını çokluğu yanında toplumla paylaşmalarını düşük olduğundan mı bu sonuca varmışlardır. Bu çok önemli bir analizdir. Çünkü sadaka veren kadınlar ve erkeklerin durumu Ahzab süresi 35. ayette bize açıklanmış ve erkek ve kadının kuruluşunda örtünüp örmemenin daha son sıralarda geldiğini, öne çıkar değerin bu olduğunu öğrenmiştik. Yine ırz ve namustan anlam bakımından çok başka nitelikte olan iffetli olunmanın daha efdal olduğunu Nur-60. ayette öğrenmiştir. Yani lükse kaçan ihtiyaçlara sapmayan, kazanırken ister istemez işin niteliği olarak eline ihtiyaçtan fazla geçen kadın veya erkek müktesibin, ihtiyacının dışında kalan her kör kuruşu topluma iade etmesinin iffet anlamına geldiği, kavramın cinsel şehvet değil, mülksel şehvete karşı bir önlem olduğunu ve bunun efdal olduğunu öğrenmiştik. Sadaka veren kadınlar, kendi babalarından kalan veya kocalarının gelirinden çalışıp terlemeden verenler değildir. Bu veriş olsa olsa zekat niteliğindedir. Akar gelirlerinden verilende de zekat türündendir.

Sadaka hadislerde övülen, elinin emeğini ve alın terini yiyen insanın kendi nafakasından keserek muhtaca verdiği maddi şeydir demiştik. Yine güler yüzün veya geçimini sağlamak maksadıyla iş yapan insana, onun işine yardım ederek onun adına rızık üretmesidir demiştik. Zaten bu ayetlerde mukayese edilen şey çalışan erkek ve kadının tasaddukudur. Zaten sadakanın ne olduğunu bize sahabeler anlatmışlardır. Bu tür rivayetlerde sahabe, “Sırtımızla yük taşır bundan tasadduk ederdik demek suretiyle sadakayı tanımlamışlardır. Kadın ve erkeğin Salih olabilmesi ve salah bulabilmesi için bu yola gitmeleri gerekir. Aylak gezen ve hazırdan beslenen bir kadının tesettürle işi geçiştirmesi makbul değildir. Bakınız, Resulullah’ın(s.a.v) muhterem zevcelerinden ve müminlerin annesi Zeynep bitni Cahş sadaka veren kadınlara iyi bir örnektir. Yine kolunu abdest yerine kadar sıvamayı gerektiren deri tabaklamak gibi bir iş yapması da onun horozdan kaçan akletmez cahilin takvasına değil, hak dinin verasına soyunmuş örnek alınması gereken kadın tipi olduğunu anlarız..Bunu da daha sonra vereceğiz.

Örtünme için kullanılan malzeme ipek gibi pahalı ve bence erkeğinde kadınında kullanması hoş olmayan bir malzemedir demiştik. Yine desenli malzeme ile örtünmek ve mat ve tek renk yerine alaca bulaca motifler kullanmanın fitne olduğunu belirtmiştir. Hele saçları sünnet olan kulak hizası ve omuz üstünden kesmeyip veya örerek boyundan sırta salmayıp, Avrupa modasına uyarak saçın kabarıklığı giderilmeden üzeri örtülse de o kadınları çağrıştıran bir hotos şekli verilmesi sevaptan çok günaha götür insanı. Zaten hadiste günümüzün şuursuz örtünme işi anlatılır. Üstten kabartanlar deve hörgücüne benzemekte. Uzun saçı arkadan toplayıp arkaya hotos yapmak ise devenin başına benzemektedir. Çünkü devenin yukarı kalkık başı ve arkaya kalkılan kulak arkasıyla hiçbir hayvanda olmayan bir görünümü vardır. Saçlarını arkaya toplayıp türban takanların bir kısım arkaya bombe yaptıklarında yandan bakan birisi çok bariz görecektir ki, bu kez onun başı deve hörgücü gibi değil, deve başı gibidir. En azından bende bu çağrışımı uyandırıyor.Yani yolun bir (T) harfinin dikey çizgisi gibi başın ortasında durmaktadır. Şekliyle çekici renkleriyle başa verilen şekliyle örtünüyoruz zannederek gerçekte açılan(ilgiden açarken daha çok ilgi çeker hale gelen) bu kadınların günümüzde çağrıştırdığı tip boyundan sıkılan ve saçın arkaya veya üste toplandığı türbanlı kadının bilinçsizce verdiği biçimle ilintilidir. İpek konusunda Resulullah(s.a.s) görüşü kesin ve yasak herkesi kapsar. Altın takılarda sözü çarpıtanlar buruda da aynı şeyi yapmışlardır. İpek erkek-kadın herkese yasaktır. Zaten zorunlu bir giyside değildir. Ekabirlerin şöhret elbisesi giyenlerin aksesuarıdır. İşte altın takı ve ipek yasağını delmek için getirilen yorumu da kapsayan şekliyle verelim.

15. (2107)- Ukbe İbnu Âmir (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ehline takı ve ipeği yasakladı ve: "Eğer sizler cennet takılarını ve cennetin ipeğini seviyorsanız, bunları dünyada takınıp giymeyin" buyurdu." [Nesâî, Zînet 39, (8, 156).]

Nesâî'nin İbnu Ömer'den yaptığı bir diğer rivâyette: "Resûlullah, altın takınmayı, mukatta' yani az bir parça olmak kaydıyla tecvîz etti" denilmiştir.

Mukatta: Az bir şey demektir, kulağın üst kısmına takılan küçük halka, kadın yüzüğü gibi. İsraf, kibir ve zekât vermekten kaçınmak gibi durumları mekruh addetmiştir.

Ayrıca bu modayı  kullananlar ziynet sayılan pahalı dokumayı göstermekle şöhret elbisesi giymiş olurlar. Bunun için önceki din bilginlerinin şöhret elbisesine yormaları da doğrudur. Allah şöhret elbisesi giyenlere kıyamette zillet elbisesi giydirir.Çünkü İslam’da örtünme sadelik ve dikkatten kaçma ve varsa doğal güzelliğini örtmek içindir. Kim ne kadar can alıcı güzelse, onun daha sıkı örtünmesi bundandır. Nasrettin hocanın sözü kıssadan hissedir bu konuda. Hoca ile evlenen doğal güzelliği noksan kadın hocaya sorar:”Hoca kimden kaçıp göçeyim” der. Hoca der ki:”bana görünmede kime görünürsen görün”.İşte örtünmek maksadıyla giyinmede iki şey ölçüdür. Çok güzel olanlar daha sıkı, güzellik fukarası olanlar ise daha hafif örtüneceklerdir. Yine o toplum bedevilikten çıkmamışsa daha sıkı, medeniye geçmiş ve iman kalbine işlemiş kendisini cinsel ve mülksel tutkudan arındıran gerçek Müslümanlar toplumu ise daha az kapalı giyinebilir. Bu kez türban bir aksesuar ve bilhassa nimete küfran içinde bulunan erkeklerin yakınları olarak yaptıkları iş nimete küfran tanımına girebilir. Çünkü daha sonra vereceğimiz bir hadiste belirtilen yedi şeyden birisi olan “Tuğyan” , sadece aşırılık, katıkalplilik Rum(Avrupa hükümetleri)’ni işlerinde yön verici ve hakem yapmanın dışında azdıran zenginlik olarak ta ilave bir anlam verildiği için zenginlik ve onun teşhiri nimete nankörlüktür. Çünkü fitnelerin en kötüsü lüks yaşam, mütrefleşme ve ihtişam sergilemektir. Nimete nankörlük konusu yine ele alınacaktır.

Bana öyle geliyor ki, hicabın ötesinde tesettür yaptıklarını zan ve iddia eden ve bilhassa bende bu hadis kıyamet alametleri guruplandırmasından olduğu için, türbanlıları tanımladığı hissini veren yukarıdaki hadisteki kadınlar, ne başlarını açtıklarından, ne de örttüklerinden dolayı değil, örtünürken tevazua aykırı davranıp kibre ve gösterişe saptıkları için cenneti hak edememişlerdir. Diğer yandan başörtülerini boneye benzeterek deve hörgücü gibi yapanlardır. Ama daha önce şunu açıklamamız gerekir. Önceki alimlerin giyiniklik ve çıplaklığın bir arada bulunmasını açıklarken, çıplaklık kavramının nimete nankörlük anlamına geldiğini açıklamalarının yanında önemli bir sonuç daha çıkartmışlardır. Bu ise kadınlara kırıtarak yürümeyi öğreten kadın olarak bir sonuç çıkarmışlardır. Bizde buna ilaveten, eğer kavramda bu anlam varsa günümüzde bunu şunlara da yorabiliriz. Bunlar tesettürü moda haline getiren moda evleri ve ona da kullandıkları mankenlere de gider. Yani hadisteki çok anlamlığı bilgi ve görgümüze dayanarak güncelleştirme yaptığımızda dini ticarete alet edenler ve bundan çok para kazanılan bir sektör oluşturan ve kırıtarak yürüme tekniğini de bu tesettür malzemesiyle birlikte şuuraltlarına yerleştirenlerdir. Bunların türbanlı kadınlara yaptıkları en büyük kötülükte budur. Çünkü tevazu gereği örtülmeyi şuralına yerleştirme yerine, şöhret elbisesi, kimlik açıklaması ve üstelik bunun içinde nasıl yürünmesi gerektiğini de mankenler vasıtasıyla öğreterek, onun amacını tersine çevirerek bir aksesuar haline getirmişlerdir.

Yine saçlarını arkada topuz yaparak devenin başı gibi arkadan çıkıntı yapan görünümleriyle dışardan ve bilhassa profilde bakıldığında bazı türbanlıların görünümleri tanımlanmış gibidir. Bunların kural olarak takva ve verâ amacıyla örtündüklerini farz ederek fikir yürüttüğümüz için, İslam’da erkek ve kadın saç boyları ve uzunsa örülmesinin gerektiğine dair hadisler vereceğiz. Yine Namaz esnasında başın örtülmesine dair kesin rivayet olmasına rağmen, namaz dışında bunun farz olduğuna dair bir hadise rastlamadığımı itiraf edeyim. Yine hac esnasında erkek ve kadının kural olarak başlarına örtü almadıkları, aksine saçları kabarık intibaı vermesin diye yağladıklarını(zeytinyağı, bal ve benzeri yapışkan bir şeyle), ama tavaf sonrası ereğin ve kadının belli uzunluklardan fazlasını(Kadında omuz veya kulak memesi hizasından, erkekte bayağı kısaltılarak ilgi çekmez hale getirilmesi) gerektiğine dair rivayetleri verelim.Hacc esnasında onu yapıştırmakta yine kibirli intibaını silmek içindir. Ama Hacc amacıyla bu merasimi yapan insanlar medeni(Hazri) sayıldıkları için medeniyete alıştırma provasında bile saçların, gerek erkek ve gerekse kadın tarafından dikkatlerden uzak bir sudan çıkmış ve düzleşmiş ve burada eşitleşmiş olmasına dikkat edilmiştir. Hani derler ya, kadının güzeli çirkini olmaz, kiminin saçı güzeldir, kiminin kaşı, suya sok çıkart hepsi aynıdır. İşte iticilikte eşitlenmesi için suya sokup çıkarmak gibidir hacda saçın kafa derisine adeta yapışırcasına düzleştirilmesi için yağ sürülmesi. Hacı normal hayata geçtiğinde bu iticilikte eşitliği erkek kazıyarak veya üç numaraya vurarak korur, kadın ise saçını kulak memesi hizasından keserek korur. Buradan çıkartmamız gereken en önemli sonuç şudur. Saçın kabartılarak ilgi odağı olmasında, açıkta veya örtü altında bulunması arasında bir fark yoktur. Eğer saç kabartılmamış sadece taranarak yetinilmiş ise ve omuz veya kulak memesi hizasından kesilmişse, bu kadın fitne üretmezken, saçını uzun bıraktığı ve arkadan elbisesinin içine koymadığı için türban içinde topuz yapmak zorunda kalan kadın fitne açısından daha çekicidir. Kapatılmasına rağmen örtü altından kabartılmasının haram veya mekruh olduğu kanaati vermektedir.  Halbuki tevazu için ve takva amaçlı örtünme ilgi çekmemek içindir. Saçı açık ama yukarıdaki kurallara uyan ve saçını ve başını bir ilgi aksesuarı için kullanmayan kadın sanki diğerinden daha efdaldır sonucuna varılabilir. Ama şu bir gerçek ki, insanlar hizipleşip guruplaştıklarında artık akıl devreden çıkmış muhakeme gücü dumura uğramıştır. Sadelik vera ve tevazu için gereklidir.

Bunu içermeyen bir örtünme insanı günahtan koruma yerine kibir gibi çok menfi bir hale götürerek cehenneme biraz daha yaklaştırır. Sadeliği tercih etmek bunun için gerekir. Bunun yolu ise, ya saçları arkadan elbisenin içinden sırta sarkıtmak, ya da kısaltmaktır. Topuz gibi başörtüsünün atından belirmesi erkek hayal gücünü çalıştırır ve Avrupa sosyetesinin güzellik salonundan veya hamamdan çıktıktan sonra bornozunun veya havlusu üzerinde iken saçına sivri havlu bağlaması veya bone takması çağrışımını vermektedir. Nasıl Cilbab açıklanırken, çarşaf gibi bürünülen ama önünde düğmesi veya boydan boya dikişi bulunmadığı için o zamanın insanlarının böyle giyinen kadınları üzeri dış elbisesiyle örtülü ama iç çamaşırı ihtiva etmeyen ve bir yerden bir yere nakledilen cariyeleri o kültürde çağrıştırdığından cübbe giyilmesini bu cübbenin önü kapatılarak entari şekline bürünmesi fitne oluşturmaması açısından ayetle tavsiye ediliyor. Zamanımız kültüründe de boneyi çok andıran bu baş örtüsü biçimi hele de saçların arkada topuz yapılması veya başın üzerinde topuz yapılması erkeğin hayal gücüyle onun gerisini bone veya hamam havlusu ile başını kapatmış henüz iç elbiselerini giymemiş sosyetesi kadınlarına benzeterek hayalinde soyması fitnesine sebebiyet verir. Zaten bir aklı evvelin baş örtüsünü güya modernlik kazanması için tavsiye ettiğini de bildiğine göre, erkekler bunu hep Avrupalı kadının giyimini şuuraltlarından çıkartarak bakacaklardır. Yine pahalı dokumalardan ve rengarenk desenlerinden dolayı bu tür tesettür şöhret elbisesidir diyenlerin haklılık payları vardır. Öyle ise Peygamber kadınlarının saçları ne kadar uzundu ve topuz yapma gafletinden kurtulmak için, başı doğal yapısını koruyan kabartı vermeyen tevazu hicabı için ne yaptıklarına bakmak gerekir. Dindar bunu merak eder ve bakar. Biz de öyle yapalım. Ama önce bu hadis kime uyuyor diye bir objektif değerlendirme yapmalını tavsiye ediyorum.

                KADINLAR HİSLERİNE KAPILIP, AKLI VE TEENNİYİ İHMAL ETTİKLERİNDEN AHİRETTE KAYBEDENLERDEN OLMUŞLARDIR.

                Genellikle insanoğlunun kadın türü, hisleriyle hareket etmeye daha çok eğilimlidir. Baş örtüsünden dolayı dışlanmışlık veya kaybedenler olmuş hislerine kapıldıklarından, olayı kaşıyanların da tahrikiyle bunu hizipleşmesin başına koymaları da bu türdendir. Yani mizaçları gereği soğukkanlığı kaybederek objektif bakmaktan çıkabilirler. Bundan dolayı da, din açısından kaybedecek daha mühim değerleri hesaba katmayı unutmaya, taraflı bakmaya başlarlar. Buna dair hadisi velim ve yorumunu herkes kendisi yapsın.

9. (2075)- Üsâme İbnu Zeyd (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "(Mirâc sırasında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sâhiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin büyük çoğunluğu da kadınlardı." [Buhârî, Rikâk 51, Müslim, Zühd 93, (2736).

AÇIKLAMA:

1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Mîrac sırasında veya rüyada gördüğü bir hakîkati ifâde etmektedir: Cehennem ahâlisinin çoğunu kadınlar teşkil ettiği gibi cennet ahâlisinin çoğunu da fakirler teşkil etmektedir. Bu çeşit rivâyetler çoktur. Bu rivâyetlerde kadınların fıtrî zaafları ile, maddi imkanların insan üzerindeki menfî etkilerine dikkat çekilmektedir. Ta ki, insanoğlu zayıf noktalarından uyarılmış olsun ve o noktalarda daha tedbirli davransın. Nitekim, öncelikle annelik gibi, şefkat ve merhamet duygularının ileri derecede bulunmasını gerektiren bir vazîfe üzerine yaratılan kadın, kendisine verilen bu asli vazîfeye uygun olarak, erkeklere nazaran çok daha hissi, çok daha hassas bir tabiatla teçhiz edilmiştir. Bu fıtrî hissîliğin, yan tezâhürleri olacak ve bu da onun zayıf noktalarını teşkil edecektir. İşte Resûlullah, kadınlarla ilgili benzer hadislerinde, bazı İslâm düşmanı mugâlata sahiplerinin söylediği gibi kadınları istiskal etmiyor, bilakis onların zaaflarına dikkat çekerek, o noktalarda uyanıklığa sevkediyor.

Zenginler için de durum aynıdır. Zenginlik, insanı istiğna duygusuna boğarak, mâneviyattan, kulluktan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca servetin kazanılmasında gayr-i meşru kazanç ihtimalleri, zekât ve sadakasını tam tamına verememe ihtimâli, malın muhâfaza ve artırılması gibi zarûri meşguliyetlerin kişiyi fazlaca işgal etme hatarları (riskleri) mevcuttur. Öyle ise, ümmetinin her zümresine karşı rahmet ve şefkat hisleriyle dolu olan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu zümrelerin zayıf noktalarına dikkat çekip, onları uyarmasından daha tabiî bir şey olamaz. Dînimizin getirdiği hayat felsefesine göre, insan imtihan edilmek üzere yaratılmıştır. Kimisi azlık, kimisi çokluk; kimisi kadınlık, kimisi erkeklik; kimisi sağlık, kimisi hastalık; kimisi nimet, kimisi musibetle veya aynı insan yerine göre bazan sağlık, bazan hastalıkla, bazan bolluk, bazan darlıkla, nimet veya musibetle... imtihan edilecektir. Şeriat, bu farklı hallerin her birinde her bir farklı hal sâhibine nasıl davranmak gerektiğinin bilgisini getirmiş ve bu talimata uymasını emretmiştir. Bu talimâtı anlayacak derecede aklı olan herkes, buna uyup uymama durumuna göre hesaba çekilecektir. Öyle ise zenginle veya kadınla ilgili veya bir başka durum sahibiyle ilgili dînî talimatı belirtilen çerçevede kavramak gerekir. Bu talimatta ne kadının istiskâli, ne servet sahiplerine düşmanlık aranmamalı, fıtrata hâkim kanunların beyânı, belirtilen şartlarda gerçek kulluğun nasıl yapılacağının öğretisi, bir başka ifade ile dinin siyâseti aranmalıdır. Kurtubî'nin sadedinde olduğumuz hadisle ilgili açıklamasını bu noktadan değerlendirelim:

"Kadınların, cennetlikler arasında azınlığı teşkîl etmektedir. Çünkü onlara (hissiliğin galebesiyle akıllarının azlığı ve aldanmalarının çabukluğundan ötürü hevâ ve dünyanın peşin zinetlerine meyledip âhiretten yüz çevirme hâli galebe çalar."

KANAATİMİZ:

                . Mülkün, ihtişam, tahakküm ve servet sermaye ayaklarını ellerinde tutanlar tabi ki, çoğunlukla cehenneme adaydırlar. Bunu ayrı bir eserde ortaya koyacağımız için burada ilave yorum yapmayacağız. Ancak “deve hörgücü” benzetmesi yapılan kadınların en az bir kısmında  kibir ve gururu içinden atamama gibi bir zaafları da vardır ki, bazı yorumcular onları nimete nankörlük yapmalarını ön plana almışlardır. Gelirlerinin çoğunu kendilerine harcayanların arasında kadınlarda vardır. Çoğunlukla ekabir kadınları hazırdan geçindikleri veya akardan yararlandıkları ve bunun da artanını vermedikleri için zenginlerin b nimete nankörlük hatasını işlemeye daha yatkındırlar. Artanı topluma ve muhtaca iade etmek yerine sık sık evinin eşyasını değiştirmeye kalkan kadın sayısı az değildir. Çoğunlukla lüks ve refaha düşkünlükleri herkesçe bilinir. Asıl insanlar gereği kadar infak etmeyip(Bakara-219/2) de yapması gereken görevini ihmal ettiği için cehennemi hak etmişlerdir. Kadınların çoğunda da bu eğilim vardır. Onun için idealist filozof öncelikle kadınların toplumculuğa alıştırılmasını, asi takdirde erkeklerin toplumcu yapılmasıyla adaletin başarılamayacağını haklı olarak söyler. Hadise ki tanımlanan kadın tipinin öne çıkan özelliği de zaten adalet ve rahmete gereği gibi sahip çıkmayarak nimete nankörlük ettiği ve giyiminde örtünmeye değil bir tür modaya uyarak ihtişamı ve şöhret elbisesini tercih edenlerden olduklarını bize anlatır. Ehem-mühim ayrımı yapmaması da hissi düşünmesindendir. Arka sıralarda önem taşımasına rağmen, bunu yenmek, yenilmek, galip gelmek açısından ele aldığı için onun bu zaafını kullananlar şeriat ve onun minhacı olan toplumculuğu helak edenlerin kandiline yağ taşıyacak kadar hissi davranmaktadırlar. Onların da katkılarıyla dini ticarete alet edenler ve dünyevi menfaatleri için dini kullananlara büyük ölçüde yardımcı olduklarından cehennemi hak etmişlerdir. Yoksa başlarını açtıklarından v.s den değil aksine örmeyi tutku haline getirip, adalet ve rahmete sahip çıkmamalarındandır.

                Deve hörgücü gibi kabartılmış saça dair kınama ve cehenneme gideceklerini söyleme, acaba sadece türbanın üzerinden ve arkasından kabarık olduğu açıkmışçasına meydana çıkan kesime ve dini ticaretlerine alet ederek tesettür sanayiyi kuran ve üstelik bu türbanla kırıtarak yürüyün dercesine onu önce mankenlerin üzerinde sergileyip onun taklit edilmesi mesajını sanki şuuraltına yerleştirir gibi bu işin ticaretini yapanlara ve onların mankenlerine gittiğine değinmiştik. Bu tesettür elbisesini insanlar ilk defa bu moda evlerinin güzel ve kırıtarak yürüyerek yürek hoplatan kadınlarının üzerinde gördüklerinden beyinlerinde bu resim her zaman kalacaktır. Her türbanlı gördüğünde zihin ilk önce bunu hatırlayacaktır. Ama aç gözlü dini ticarete alet eden için bu önemli mi? Asla önemli değildir.Acaba sacını kısa kesip başını açmakla yetinmeyip saça şekil veren ve ilgi çekmek için onu bir motif, bir aksesuar gibi kullanan türbansızlara giden manası yok mudur diye sorulabilir. Bizde deriz ki, birinci sıradaki manası türbanı tesettür yapan bir kısım cazibe peşindeki kadına öncelikle gider ama diğerleri istisna etmediğini de ancak kavramların diyalektik sıra mantığından arayabiliriz. Bu gramerin dışında kalan ve onun kurallarına tabi olmayan bir diyalektik tefekkür bilimidir. Platon’un diyalektik ilminden kast ettiği bu ve benzerleridir zaten.Öyle ise gramer biliminde kural olan şeylerden birisi olan (elif) ve (Y) harflerini (Vav) gibi okumamıza imkan yoksa da, biz diyalektik bilimine göre okuyacağımız ve bunu ufkumuzun açılması için yapacağımız için “Kâsiyet” kavramını “Kisvet” diye okuyabiliriz. Bu günlük kullanımdada böyledir. Öyle ise belli bir koordinat içersinde aşağı yukarı gezmemiz burada serbesttir.. Öncelikle bu kavramı orijinaliyle inceleyelim ve biraz yukardan başlayalım.

                El Mükselü: Tembel kadın.

                El kesimü: Şekil

                El Kesimü:İşini becerir adam.

                Bu adam kime benziyor. Azgınlık edenlerden mi? Tabi ki öyle

                Ebu Yeksüm: Kuran fil suresinde geçen filin sahibi.

                Yani Kab’eyi bile ticari gözle görüp onu yıkarak onun amaç açısından ayrı olan ve ticari amaçla yemende kurduğu ticari amaçlı taklit Ka’be’sine müşteri gelsin diye  Kabe’ye yıkmak için fillerle saldıran bir tâğut. İşte bunun kendisinin giyimi de ve karısına taç gibi, dikiş yüksüğü gibi tepesi hörgüçlü olan başlık türünü giydirendir.

                Kesâ-Kesüven hü sevben: Birine elbise giydirmek.

                Zaten amaç elbise giymek olsaydı, bunu hadis sevb kelimesiyle yapabilirdi. Libas kelimesiyle yapabilirdi. Bu kavram bile bize, cümlenin devamında deve hörgücü tanımı olmasa bile bu giyilen şeyin daire tabanlı bir koniye benzediğini anlamamıza yeterdi. Bu bir şöhret elbisesi ve başa da hörgüç gibi giyilen bir baş örtüsüdür.

                Kisa :LİBASEN EL KİSVETE: Elbise giymek.

                Örtünmek için değil kisve olarak giyilen şeydir bu. Yani simgeseldir. Zaten sıradaki şu kavram bize bunun şeref kisvesi, özel amaçlı ve simgesel olduğunu bildirir.

                El Kesaü: Şeref, rif’at

                Küsatü: Elbiseli giyinik.

                Kavramın sadece hörgüç gibi yukarıya doğru değil, arkaya da çıkıntı yaptığını sıradaki şu kavramdan anlıyoruz.

                Eksae: Her şeyin gerizsine, özellikle bedende sağrının arkasına denilir.

             Bu durum yeteri kadar aydınlandığı için şimdi kasvet kavramına geçelim, diyalektik bir gezinti yapalım.

                Kisvet: Elbise, özel kıyafet. Bir şeyin dış görünüşü.

                Yukarda şekil kavramı geçmişti. Şimdi bu tür baş örtüsünü daha aşağıdaki “Kâşi” kavramından alarak yüksüğe benzetmiştik. Simdi bunu onaylatmak için Ke’si kavramına bakalım. Çünkü bu giysi daha ziyade başı örtene gitmektedir.

                Ke’si: Kadehle, bardakla, çanakla ilgili onlara benzer.(botanik) Çanaksı

                Şimdi ise hadiste geçen “Mailat” ve Mümilat kavramları arasında dolaşalım. Yorumcular Mailata eğilme meyletme anlamını vermişler. Bu doğru olmakla birlikte birde sözlüğe soralım.

                Mail: 1-Bir yana eğilmiş, eğri.2-Hevesli istekli düşkün.3-Andırır benzer.

                Bunu üryanla birlikte düşündüğümüzde, üryanların istediği şeyi istemekten aranamamış, örtünmek için değil, onlar gibi güzelleşmek için giyinmiş kalbi orada. Yine kavramın “Gibi” benzer, andırır anlamlarını hesaba katarsak, giyinik ama sanki çıplak gibi şöhret elbisesine bürünmüş ve bunu bir kisve gibi taşımaktadır.

                Gelelim “Mümilat” kavramına, bu kavran “Melal” ile ilintilidir. Önce anlamını verelim, sonra gerekirse orda geziniriz

                Mümil: Melal veren. Usandıran bıktıran.

                Bu anlam iki tarafa da gidebilir ama, insanları canından bezdiren haliyle ve cümlenin öznesi o olduğu için başını bu tür örtmeyi ısrarla sürdüren kadına gider. Zaten hatırlanırsa, ehem mühim ayrımını yapmadan dinin önemli ilkelerini gözden çıkardığı için, diğer tarafa da bu konuda inatlaştığı için, bir yazımızın başlığını “Tahammülümüz kalmadı artık canımıza yetti” demiştik. Demek ki bunu isabetli koymuşuz. Şimdi Arapça sözlüğe bakalım

                Melalen:Usanmak. Bıkmak.

                İmlalen hü ev aleyhi: Birini yorup usandırmak. Israr etmek.

                               -Eşşeye: Birisi söyleyip kendisi yazmak.(Kendi fikriyle değil,birinin fikrinin etkisi altında kaldığı için öyle yapmak)

                Şimdide mademki müfessirler bu hadisten üryana verdikleri anlamla nimete nankörlük anlamını çıkartmışlar bakalım bu anlamda var mı?

                Üryan: Elbisesini çıkartmak soymak.

8734
0
0
Yorum Yaz